Menü

Kore DiziJapon DiziKendi KalemimdenKitap Yorumu Melankolik Masallar Mim Kore FilmJapon FilmKendi SesimdenAnime Günlük Mevzular Johnny Deep

Translate

23 Ekim 2015 Cuma

ELLERİMDEN TUT, YOKSA DÜŞECEĞİM... -BÖLÜM 7-




BÖLÜM 7: DÜŞ SATICISI

Son zamanlarda Robert ilgisini çeken bir senaryoyla karşılaşmamıştı ve sırf yapmış olmak için bir projede yer almak da istemiyordu. Hem inanmadığı bir role ne kadar adapte olabilirdi ki? Bu yüzden de dinlenmeyi seçmişti. Popülaritesini kaybetmesini istemeyenlerin uyarıları üzerine arada bir Kristen’le dışarıya çıkıp biraz malzeme vermek dışında günlerini yeni gelen senaryoları okuyup, nette gezinerek geçiriyordu.
  
Kristen’le olan ilişkisi de umduğu gibi değildi, ne umduğunu da bilmiyordu aslında. Belki biraz kafasını dağıtıp, yaramaz bir çocuk gibi beyninin içinde oradan oraya koşan düşüncelerden kurtarabilirdi ama olmadı. Hala içten içe Ela’yı yeniden bulacağına inanıyordu.
   
Kristen de bunun farkındaydı ama yanında yatarken hatta bedenlerini hazza teslim ederken bile bu kadar ulaşılmaz, bu kadar kendinden uzak olması onu daha çok cezp ediyordu. Bazen ona kızmak, bağırıp çağırmak istiyordu fakat ne yazık ki tıpkı Robert gibi o da âşıktı.

“Yine mi şunun başındasın.” dedi Tom odaya girdiğinde.
   
Robert bıkkın bir ifadeyle, “Yapacak daha iyi bir şey biliyorsan, söyle.”
   
Tom, yatağın üzerindeki bir yığın senaryo taslağını gösterdi. “Bunlardan da mı bir şey çıkmadı?”
   
Robert şöyle bir bakıp omuz silkti.
   
“Kristen nerede?” diye sordu bu kez Tom, sanki çok umurundaymış gibi.
   
“Bilmem, dışarıya çıktı.”
   
“O senin kız arkadaşın, biraz daha ilgili görünemez misin?”
   
Robert tüm bedenini Tom’a çevirip gözlerine kızgınlıkla baktı.
    
“Çocuk bakıcısına benziyor muyum?”
   
Bir anlık boşlukla “Ela’yı yanından ayırmıyordun.” dedi Tom ve hemen sustu.
   
Robert birkaç saniye boş boş bilgisayara baktıktan sonra “Şu Mary’nin çalıştığı yere bir de ben gideyim diyorum.” dedi.
   
Tom yeniden aynı meselenin açılmasına sebep olduğu için kendine kızıyordu. “Ben gittim dedim ya dostum, orada çalışmadığını söylediler. Tek gecelik bir işmiş ve ona ulaşabileceğimiz bir numara da bırakmamış. Hem hala neden aynı yerdesin, kız bir şey bilmediğini söyledi.”
   
Robert gözlerini Tom’a dikti. “Ve sen buna inanıyorsun.”
   
“Evet, inanıyorum.” dedi Tom sertçe “Ben bir şeyler yiyeceğim, sen de ister misin?”
   
Robert başını iki yana sallayıp yeniden bilgisayara döndü.
   
Dedikodu sitelerinde hakkında çıkan haberlere güldü bir süre, sonra kendi adına açılmış birkaç hayran sitesine göz attı. Çoğu yorum ne kadar sevildiğiyle ilgiliydi, umutsuzca göz gezdirdi. Sıkıntıdan patlamak üzereydi ki, açtığı tüm sayfaları teker teker kapatmaya başladı.
   
Az sonra nasıl açıldığını bilmediği bir blog çıktı karşısına, önce yine hayranların yaptıklarından biri sandı ama kendisiyle ilgili olmadığını anlaması sadece iki saniyesini aldı.
   
Garip resim dikkatini çekti önce; şatoya benzeyen tuhaf, ürkütücü bir binanın önünde büyük şapkalı, bembeyaz yüzlü, korkunç bir adam, kanlar içindeki zavallı kuklanın iplerini çekiyordu. Resmin üzerine italik harflerle “DREAM SELLAR” yazılmıştı. 
   
Önce kapatmaya yeltendi sonra garip bir merakla blogun içinde gezinmeye başladı. Bir çeşit günlük gibi kullanılıyordu, bazı yazılardan bunu anlamıştı. Ama daha çok şiirler ve şiirsel bir dille yazılmış metinlerle doluydu. Tesadüfen birini okumaya başladı.

   “Kaçıp saklanabiliyor insan her şeyden, kendini acıtan, hayatını zorlaştıran her şeyden… Mutlaka buluyor sığınacak bir kuytu, rüzgârın değmeyeceği ya da değmeyeceğini sandığı… Ama nasıl saklanır kendinden? Nasıl bırakabilir onu bir yerlerde? Asıl istediği bu oluyor her zaman kaçarken, kendinden uzaklaşmak ama ne mümkün… Gölgesini bırakabilse bir sokak lambasının altına, belki daha kolay olacak. Oysa gittiği her yerde biliyor ki tam ardında, en karalık dehlizlerde bile küçücük ışık süzmesi yetiyor gerçeği ortaya çıkartmaya. Ne kadar koşarsa o kadar hızlanıyor o da, ne kadar iterse o kadar bütünü oluyor.
   Alışmalı diyor bazıları, alışmalı kendinle yaşamaya… sanki aksi mümkünmüş gibi…”
                                           A.     MOORE

Aslında edebiyattan, şiirsel metinlerden pek hoşlanmazdı ama şu anki ruh halinden midir bilinmez, okuduklarının ilgisini çektiği gerçekti. Okumaya bir süre daha devam etti. Blogun sahibini merak etti sonra ama birkaçı hariç tüm yazıların altındaki A. Moore notundan başka en ufak bir bilgi yoktu.
   
Tom hazırladığı sandviçle odaya geri döndüğünde, onu bilgisayara iyice yaklaşmış dikkatle bir şeyler okurken buldu. Robert’ın bu kadar ilgisini çeken şeyi merak edip yaklaştı.
   
“Bu kadar ciddi, şiir mi okuyorsun yani? Ben de önemli bir şey var sandım.” dedi ve öyle bir kahkaha attı ki ağzındaki ekmek kırıntıları etrafa saçıldı.
   
“Şunları ağzında tut.” dedi Robert, üzerine gelen kırıntıları tiksintiyle iterek.
   
“İyi de, sen sevmezsin ki.” Tom hazırladığı sandviçten koca bir ısırık daha aldı.
   
“Hıı.” dedi Robert ve okumaya geri döndü, Tom’da oyalanmak için senaryoları karıştırmaya başladı.   
    
Yaklaşık yarım saat sonra Robert Tom’a.
    
“Şunu dinle.” dedi ve okumaya başladı.

 “Dur!
  Koşarak dünyayı dolaşsan da varacağın aynı yer değil mi sonunda?
 Öyleyse dur!
 Elbet birileri ulaşır yanında
 O zaman anlarsın,
 Bilgelik mi yoksa ahmaklık mı ağır basar kanında…”
A.     MOORE

“Yani?” dedi Tom, alaycı bir ifadeyle.
  
“Boş ver, dostum. Unut gitsin.” Robert blogda oyalanmaya devam etti, sonunda köşedeki mesaj gönderme butonunu gördüğünde düşünmeden bastı.
  
“Merhaba ben Robert…”durdu.
   
“Ne yapıyorum ben?” dedi kendine ve yazdıklarını hızla silip sayfayı da tamamen kapattı.
   
Bu sırada Kristen eve geri dönmüştü. Neşeyle Robert’ın boynuna sarılıp dudaklarına ateşli bir öpücük kondurdu.
  
“Şu film teklifi vardı ya, kabul ettim.”  dedi heyecanla ama sonra birden duruldu. “Yarın New York’a gitmem gerekiyor. Sen de benimle gelsene yaklaşık bir ay geri dönemeyeceğim.” diye ekledi.
   
“Bu şu aralar pek iyi bir fikir değil Kris ama teklifi kabul ettiğine çok sevindim.” dedi Robert fakat bunu yeni işten çok ayrı kalacakları için söylediğini düşünüp kendinden utandı. Kıza gerçekten haksızlık ediyordu, belki de bu ilişkiye hiç başlamamalıydı. Neyse ki Kristen fark etmedi.
   
Ertesi gün Kristen gittikten sonra yatağa uzandı, daha özgür hissediyordu sanki ve kesinlikle daha rahat nefes alıyordu. Bakışlarını tavana sabitleyip uzun bir süre öylece yattı. Neden sonra bir cümleyi mırıldanırken yakaladı kendini.

“Bilgelik mi, yoksa ahmaklık mı ağır basar kanında.”
  
Kendini düşündü sonra takılıp kalmıştı bir yerde, iki senedir bir adım bile atamadığını hissetti birden hala onun gittiği gündeydi sanki. Sıkıntıyla nefesini geri verdi; bakışları bilgisayara takıldı sonra, hızla yataktan kalktı.
  
“Ne kaybederim ki?”dedi kendine. Son zamanlarda bu cümleyi çok fazla yineler olmuştu.
   
Sadece birkaç saniye sonra mesaj yazacağı bölümdeydi.
   
“Merhaba ben Rob…” durdu ismi sildi ve kısa bir zaman düşündükten sonra yeniden yazmaya başladı.
   
Merhaba ben Richard, yazdıklarınızdan çok etkilendim. Bazı metinleri okurken sanki hayatımı biliyormuşsunuz gibi geldi, bu gerçekten garip. Neyse, sadece beğendiğimi söylemek istedim.”
    
Yazdıklarını tekrar okumadı bile biliyordu ki, birazcık oyalansa vazgeçecekti. Gönder tuşuna bastı ve o an pişman oldu. Mesajına göz gezdirdi “Aman ne hoş, tam bir aptal gibi yazmışım!” gözlerini devirdi ve sayfayı kapattı.
   
Birkaç dakika sonra mail adresine yeni bir mail ulaştı.
  
“Beğendiğinize çok sevindim, güzel mesajınız için teşekkürler.”
   
“Sadece bir cümle?” dedi Robert, sanki gelen her beğeni mesajına karşılık hayatını anlatmalıymış gibi. Yanıtla butonuna bastı bu kez, iyi de ne yazabilirdi ki?
  
“Bloğunuza garip bir resim seçmişsiniz, belirli bir anlamı var mı acaba?”
   
Kendini bir kızın dikkatini çekmek için ucuz numaralar yapan erkekler gibi hissetti ama mesaj gitmişti bir kere. Yine çok geçmeden cevap geldi.
  
“Aslında bu bir arkadaşımın fikriydi, kendisi çok zor günler geçirdi ve bu resmi gördüğünde işte o kukla benim demişti. Bende burada kullanmaya karar verdim. Bu arada adım Angie.”

   
Böyle tuhaf bir şekilde başlayan Angie ve Robert sohbetleri, Kristen’in de film setinde olması dolayısıyla sıklığı artarak devam etti.  Robert daha çok kıza sorular soruyor, kendi ile ilgili konularıysa çok derine girmeden ustaca savuşturmayı iyi biliyordu.
   
“Nerede yaşıyorsun sen?” diye sordu Angie, yaklaşık iki hafta sonunda aklına gelmişti bunu sormak.
   
“Şehirler ve ben… Uzun zamandır benim şehrim yok.” diye yanıt verdi Robert.
   
“Hep böyle olacaksın değil mi?  Böyle gizemli. Ben Los Angeles’da yaşıyorum.”
    
Robert sorulara cevap vermeyi pek sevmiyordu, aklına geldiği gibi kendi istediği yönde konuşuyordu. Bu da çoğu zaman bir konudan diğerine uzun ve kopuk sıçrayışlara neden oluyordu.
    
“Gelecekten ne istiyorsun?” diye sordu bu kez Robert.
    
“Bilmem, belki daha mutlu olurum.” diye yanıt verdi Angie.
    
“Ben yalnız olacağım. Şimdi değilim ama o zaman yalnız olacağım.”
    
Robert’ın mesajı kızın kafasını karıştırmıştı. “Şimdi yalnız değilim.” de ne demekti? İçinde bastıramadığı bir kıskançlık duygusu kabardı, bu gizemli yabancıdan hoşlanmaya mı başlamıştı yoksa? Henüz neye benzediğini bile bilmiyordu ama her gün ondan gelecek yeni mesajları deli gibi beklemesi başka türlü nasıl açıklanırdı ki?
   
“Nasıl hissetmeliyim? Üzgün ya da mutlu?” diye sordu, cevabın gelmesini heyecanla bekliyordu, ama istediği cevabı alamadı.
   
Robert sadece tek kelime yazmıştı.  “Bilmem…”
   
Günler, haftalar geçip gitti ama ne Robert ne de Angie birbirlerini görmek istediklerine dair tek bir söz etmedi. Bu arada Kristen’in de film çekimleri bitmek üzereydi ve üç gün sonra yeniden Robert’ın yanına dönecekti. Sonunda Angie dayanamadı ve uzun zamandır aklında olan soruyu sordu.
   
“Los Angeles’a gelemez misin? Seni görmek istiyorum.”
   
Robert mesajı okuduğunda ne diyeceğini bilemedi bir yandan neredeyse bir aydır her gün konuştuğu kızı görmek istiyordu, öte yandan kendisini gördüğünde vereceği tepkiden korkuyordu.
   
“Ben, zaten Los Angeles’dayım.” yazdı sonunda.
   
Angie, Robert’ın verdiği cevaba biraz kızsa da öfkesi uzun sürmedi.
   
“Yani, beni görmek istemiyorsun.” dedi, hayal kırıklığıyla.
   
Robert aslıda bunu kast etmemişti, adım atma sırasının kendinde olduğunu anlayıp yazmaya başladı.
   
“Affedersin, seni kırmak istememiştim. Demek istediğim, evet Los Angeles’dayım ve seni görmeyi ben de istiyorum.”
   
Angie’nin kalbi aldığı mesajla bir kuş gibi çarpmaya başladı. “Henüz görmedin bile ve şu haline bak!” diye kızdı kendine.
   
İkisinin de bildiği, gözden uzak bir kafede buluşma kararı aldılar.
   
“Peki, birbirimizi nasıl tanıyacağız?” diye sordu Robert.
   
Angie biraz düşündü sonra kitaplıktaki bir kitap ilişti gözüne.
   
“Elimde bir kitap olacak, Virgil’in bir kitabı Doomed Love. Yarın görüşürüz.”
    
Robert mesajı gördüğünde gözlerine inanamadı, bu onun Ela’ya hediye ettiği kitaptı.
    
Kuru bir “Görüşürüz.” yazdı sadece.

    
Bilgisayarı kapattığında tuhaf hissediyordu, Angie’yle konuşmaya başladığından beri Ela’yı daha az düşünür olmuştu, hatta bazı günler hiç gelmiyordu aklına ama yine karşısındaydı işte. Hayat bir şekilde hep onu hatırlatıyordu. Yatağına uzandı, yarın garip bir gün olacaktı…
                                                                                                                                                                               DREAMELLA

NOT: Hikayenin diğer bölümleri için tık tık ^_^

2 yorum:

  1. Bu ne farklı guzel birblog :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Beğendiğine çokkk sevindim. Açıkcası arka plan siyah diye biraz kararsızım şu sıralar acaba değiştirsem mi diyorum ama bakalım :) Tekrar teşekkürler

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Tasarım : Merve Canbaz