Odanın bir köşesinden
diğerine sürükleniyordu kız. Ayakları ezberledikleri hareketi zorlanmadan,
tuhaf bir istekle yineliyordu. Sanki vücudundan ayrıydılar. Sanki tüm vücudu işlevini
yitirmiş, koca bir hiçlik vardı bedeni yerine; hükmetmekte zorlandığı et
parçaları. Sadece ayakları… Ayakları itaatkardı ama ona değil kendilerine.
Belli ki onlar bile bırakmak istiyordu diğerlerini tüm bu kaostan kaçıp
uzaklaşmak içindi yararsız çırpınışları…
“Ölümün bir tarifi var mı acaba?” diye
düşündü birden. Acaba böyle mi oluyordu her uzuv yavaş yavaş vazgeçip
direnişten yerini boşluğa mı bırakıyordu? Hızla atmaya çalıştı var saydığı
gerçeklerini beyninden ve güldü kendi kendine. İçi boğum boğumdu. Biri kalbinin
üzerine bir taş bırakmıştı sanki önce iyice ezip sonra çıkartmak istiyordu.
Üzerinde yitenlerin yorgunluğu, bir sonrakinde bitecek gibiydi ama her adımda
daha da siniyordu üzerine kimsesizlik duygusu. Bırakıp kendini kabullense
karanlığı, belki bu kadar yanmayacaktı canı.
Ama aşk bu değil miydi işte ne kadar kanatırsa, o kadar yerleşirdi
içine…



