Menü

Kore DiziJapon DiziKendi KalemimdenKitap Yorumu Melankolik Masallar Mim Kore FilmJapon FilmKendi SesimdenAnime Günlük Mevzular Johnny Deep

Translate

deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Aralık 2015 Çarşamba

Melankolik Masallar #1





Kaçıp saklanabiliyor insan her şeyden... 
Kendini acıtan, hayatını zorlaştıran, katlanamadığı hatta bırakamadığı her şeyden...

Mutlaka buluyor sığınacak bir kuytu, rüzgarın değmediği -ya da değmeyeceğini sandığı.-

Ama nasıl saklanır kendisinden?

Nasıl bırakıp gidebilir onu bir yerlerde?

Oysaki asıl istediği bu oluyor çoğu zaman kaçarken; kendinden uzaklaşmak ama ne mümkün. 

Gölgesini bırakabilse bir sokak lambasının altına belki daha kolay olacak her şey. Ama biliyor gittiği her yerde tam ardında olduğunu, en karanlık dehlizlerde bile küçücük bir ışık süzmesi yetiyor gerçeği ortaya çıkarmaya. Ne kadar koşarsa o kadar hızlanıyor o da ve ne kadar iterse o kadar bütünü oluyor.

"Alışmalı" diyor bazıları...

"Alışmalı kendinle yaşamaya..."

Sanki aksi mümkünmüş gibi!



2 Aralık 2015 Çarşamba

Günlük Mevzular- HER ŞEY İYİ OLUR MU GERÇEKTEN?





Bazen hayatın birkaç adım gerisinden gittiğimi düşünüyorum.

Hatta birkaç kilometre...

Zaman akıyor, insanlar akıyor ve ben öylece durup bekliyorum gibi. Doğru zamanlarda doğru tepkiler vermeyi de kaçırıyorum böylece. Ve yanlış zamanlardaki doğru tepkiler konusunda da hiç iyi olmadım zaten.

Kendime şunu soruyorum: "Burası, durduğum bu nokta, olmak isteğim yer değilse; o yer neresi?"

Hep doğruyu düşünüp, doğruyu yaptığın o yer neresi?

Ya da daha iyisi, yapılan yanlışların bile doğrular kadar önemli olduğu o yer neresi? Zaten öyle mi diyorsunuz? Siz hangi masalın pozitif, dürüst, sevecen kahramanıydınız? Tanıyamadım kusura bakmayın.

18 Kasım 2015 Çarşamba

Günlük Mevzular- MUTLULUK KAYBINDAN ÖLMEK...




Mutsuzluk paçamızdan akıyor...

Kimi görsem üzgün, kafamı nereye çevirsem farklı sesler yükseliyor. Daha bir gün, bir saat hatta bir dakika önce diğeri olmadan nefes bile alamayacağını söyleyen iki kalp bir anda nasıl da uzaklaşıyor birbirinden?

Nerelere saklanıyor o sevgi sözcükleri? O sıcak sarılmalar? Sadece iç yakan kelimeler dökülüyor o anlarda ağızlardan.

Peki ya ne için? 
Anlatamamaktan... Ne kadar çok bağırırırsak o kadar anlatırız sanıyoruz kendimizi, ne kadar sesli söylersek o kadar bilecek ya karşıdaki özümüzü. Veryansın ediyoruz böylece... 

Oysa önce anlamayı öğrenmeli insan,anlatmaktan önce anlayabilmeyi...

Yoksa uzaklaşıyor kalpler... Uzaklaştığı için daha çok bağırıyor insan da. "Beni duy! Ne söylediğimi, ne hissettiğimi anla!"

Amma velakin nafile işler bunlar, önce sen karşıdakini duymadıkça...

26 Haziran 2015 Cuma

ELLERİMDEN TUT, YOKSA DÜŞECEĞİM…




BÖLÜM 1: UYKULARIN DOĞUSU/ yoklar fısıltısı



Tom, bedenini ağır bir top gibi dağınık yatağın üzerine bırakırken aldığı nefesi huzursuzca geri verdi. Uzun zamandır bu konu hakkında endişelenmeyi kesmişti, ama yine oluyordu işte. Tam her şey düzeldi, sevgili arkadaşının (ve tabi dolayısıyla kendisinin) hayatı düzene girdi demişken; her şey yeniden en başa dönüyordu. Ne kadar çabalarsa çabalasın hep aynı yere ulaştığı lanet bir labirent gibi…

Elindeki kitabı gürültüyle kapatıp doğruldu,  gözlerini arkadaşının telaşlı bedenine sabitledi ve sıkmaktan kamaşan dişlerinin arasından tıslar gibi konuştu:

“Yeter artık Robert, yeter! Anlamak istemediğin ne bilemiyorum ama neredeyse iki buçuk yıl oldu. Ve bunca zaman boyunca gelen her saçma ihbarı değerlendirdin. Ama yok işte, yok! gitti! Seni istemedi ve gitti”


22 Haziran 2015 Pazartesi

ŞİZOFREN AŞK



Odanın bir köşesinden diğerine sürükleniyordu kız. Ayakları ezberledikleri hareketi zorlanmadan, tuhaf bir istekle yineliyordu. Sanki vücudundan ayrıydılar. Sanki tüm vücudu işlevini yitirmiş, koca bir hiçlik vardı bedeni yerine; hükmetmekte zorlandığı et parçaları. Sadece ayakları… Ayakları itaatkardı ama ona değil kendilerine. Belli ki onlar bile bırakmak istiyordu diğerlerini tüm bu kaostan kaçıp uzaklaşmak içindi yararsız çırpınışları…

“Ölümün bir tarifi var mı acaba?” diye düşündü birden. Acaba böyle mi oluyordu her uzuv yavaş yavaş vazgeçip direnişten yerini boşluğa mı bırakıyordu? Hızla atmaya çalıştı var saydığı gerçeklerini beyninden ve güldü kendi kendine. İçi boğum boğumdu. Biri kalbinin üzerine bir taş bırakmıştı sanki önce iyice ezip sonra çıkartmak istiyordu. Üzerinde yitenlerin yorgunluğu, bir sonrakinde bitecek gibiydi ama her adımda daha da siniyordu üzerine kimsesizlik duygusu. Bırakıp kendini kabullense karanlığı, belki bu kadar yanmayacaktı canı.  Ama aşk bu değil miydi işte ne kadar kanatırsa, o kadar yerleşirdi içine…
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Tasarım : Merve Canbaz